Benim 1. baskı kitap takıntım var. Buna başka bir yazıda değineceğim. (Değindim bile, buradan bakabilirsiniz) Onun için bu konuyu es geçiyorum. Bu takıntımın bir sonucu olarak, Atsız’ın 1961’de yayımlamış olduğu 8 sayfalık “Ordinaryus’un Fahiş Yanlışları” adlı kitapçığı buldum ve anında satın aldım. Birçok arkadaşın da ulaşmak isteyip ulaşamadığını göz önünde bulundurarak tarayıp PDF haline getirdim ve yükledim.

Dileyenler aşağıdan indirebilir.

Ordinaryus’un Fahiş Yanlışları

Kitapçık günümüzde basılmadığı ve satılmadığı için bunu yayınlamakta bir mahsur görmüyorum. Atsız da kimmiş, öyle birinin kitabı okunur mu diyen, yirmilik dişler için de ayrı bir yazı düşünüyorum. Bu sıra çok şey düşünüyorum ama bakalım artık.

Aşağıdan ayrıca Ordinaryus’un Fahiş Yanlışları kitapçığını indirmeden de okuyabilirsiniz:

Ordinaryus'un Fahiş Yanlışları (tam metin)

Türk dili ve tarihi üzerinde çalışan Batılı bilginlerden birçoğu, Akdeniz’den Çin içlerine kadar yayılan ve kendilerine «Türk» diyen insanları, İlmî görüşle, tek bir millet saydığı gibi, bazıları da İstanbul’dan Çin içlerine kadar uznan geniş bölgede, meseiâ İstanbul Türkçesi konuşarak herkesle anlaşmanın kaabil olduğunu belirtmişlerdir.

İstanbul Türkçesiyle veya herhangi bir Türkçe ile, bu iki uç arasında herkesle anlaşmak kabil olmasa bile, onlar yine tek milletin fertleridir. Çünkü aynı soyun ve aynı tarihin çocuklarıdır. Tek başına dil, bir milletin olması ve veya olmaması için kesin ölçü diğildir. Tek lehçe ve tek dil nihayet bir eğitim ve siyasî birlik mahsulüdür. Küçük Itatya yarımadasındaki Italyanlar’ın bile tek millet aldukları halde, bölge bölge birbirileriyle anlaşamadıkları herkesin malûmudur. Münihli dostum Prof. Kissliııg, Almanya’nın uzak bir bölgesinde yerleşmiş olan bir akrabası ile Almanca konuşarak pek güçlükle anlaşabildiğim bana bizzat söylemişti.

Fakat Türk milleti uzun zamandan beri bölünmüş ve ayrı siyasî hakimiyetlere düşmüş olduğu halde, bugün bile, birbirlerinin anladığı lehçe ve ağızlarla konuşan bir topluluktur ki bu, milletimizin bir mucizesi ve[yaşama gücünün itiraz kabul etmez bir tanığıdır.

Dil, tek başına bir milleti millet yapan unsur olmadığı halde bugün 5’er yüzündeki milletlerin hemen hepsinde dil, millî faktör olarak mevcuttur. Bunun dışında İsviçre ve Belçika’yı örnek göstermek moda ise de Belçika’da son zamanlarda uyanan Flaman milliyetçiliği bu modayı da demode etmiştir. İsviçre’ye ise bir millet demenin ne kadar mümkün olduğunu idrak sahipleri bilir. Hitler’in ikbal günlerinde Alman İsviçıesiııde beliren Nazizm ve Büyük Almanya ile birleşmek cereyanları, İsviçre külünün altındaki koru pek güzel ortaya dökmüştür.

Devletlerin siyasî sınırları içindeki halka siyasî olarak « millet» demenin sosyal gerçeklerle hiçbir ilgisi olmadığını yirminci yüzyılın pek çok olayları bize göstermiştir. Bazan bir siyasî birlik birkaç milletten mürekkep olduğu gibi, bazen de bir millet ayrı ayrı birkaç siyasî sınır ve topluluk içinde bulunabilir.

İnsaf ile söylensin: AvusturyalIlar, Alman değildir de ayrı bir millet midir? 1805 yılına kadar bütün Alman devlet ve milletinin lideri olan Avusturya’yı, siyasî kader ayrı bir devlet haline soktu diye ayrı millet mi sayacağız ? Bunun gibi dün, evvelki gün, daha evvelki gün ve ondan daha evvelki gün bir devlet halinde yaşadığımız şu, o, öteki ve daha öteki Türkleri ayrı milletler saymak gerçeğe, tarihe, akla, mantığa, vicdana ve hele Türklüğe ve Türkçülüğe sığar mı? Uzun zamanların ve mesafelerin ayırması bile bir milletin parçalarını tek miilet olmaktan çıkarır mı? Çıkarırsa bu İsrail Yahudileri nerden peydahlandı? İki bin yıldan beri ne dil, ne vatan, ne ırk ne gelenek… Hiçbir ortaklaşa tarafları kalmamış, yalnız millî dinleri ile millî inançları elden gitmemişti* İrlanda, Fransa, Bulgaristan, Türkiye, Suriye ve Yemen’den gelen bu tip tip ve dil dil Yahudiler tek millet oluyor da ben neden esas bakımından aynı kanı taşıyan ve aynı dili konuşan Tebrizli veya Genceli, neden Kırımlı veyan Kazanlı, Taşkentli, Kaş-garlı veya Kulcalı ile, hatta neden Altaylı veya Sibiryalı ile aynı millet olmuyorum?

Sakarya boğuşması sırasında bizim için «Uzaktaki Kardeşime» diye şiir yazan Kazak Mağcan veya Kunuri şehitlerinin hâtırasına mev-lût okutarak ağlayan Japonya’daki Tatarlar benim milletimden değildir de Anadolu’daki Devşirme artıkları mı bendendir ?

«Buda nerden çıktı? Bunu iddia eden mi var» diyeceksiniz. Var, var… Hem de bu bir komünist, bir renksiz veya bir Selanik Dönmesi değil. Bu, milliyetçi diye bilinen, anayasa ordinaryüs profesörü ve hukuk bilgini Ali Fuat Başgil’in ta kendisi…

Ordinaryüs, «Seçim Konuşmalarım» diye Son Havadis’te yayınladığı bir seri makalenin ilkinde (7 Ekim 1951) şu büyük tarihî ve millî yanlışlığı yapıyor:

Biz, Türkiye Türkleri, muhtelif din, dil, tarih ve ırktan birçok millet elemanlarının asırlar içinde ve Islâm kültürü kazanında kaynayıp hal ve hamur olmasından meydana gelmiş mürekkep bir milletiz…..

Gerçi dil elemanlarımız bakımındın Orta Asya ile yakın bir hısımlığımız var. Fakat biz ne beden ve ne ruh yapımız itibarı ile Orta Asyalı değiliz. Biz bilâkis Islâm çenberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nevi şahsına münhasır bir milletiz.

Ordinaryüs, görülüyor ki tahsilini tamamlandığı Fransa’nın büyük tesiri altında kalmış ve Fransızların kendi milletlerini tarif için kullandıkları formülü aynen bize tatbik etmeye kalkışıvermiş.

Kendisine şunu hatırlatayım ki «ırk» demek mutlaka başlangıçtaki şekliyle ırk demek değildir. İki, bazen üç, bazen daha çok ırkın karışmasıyla da ırklar teşekkül edebilir. Fransızlar Kelt, Latin ve Frank-lar’ın karışmasından doğmuş olmakla bereber yine de bir Fransız ırkı vardır. Fransızlar, tarihin gözü önünde doğmuş bir millet olduğu için hangi unsurlardan mürekkep olduğunu biliyoruz. Tarihe, teşekkül etmiş bir ırk olarak çıkan Türkler de belki daha eski zamanlarda iki üç unsurdan mürekkepti. Tarihin huzuruna çıktıktan sonra artık ırk olarak, onun terkibine yeni bir şey eklenmedi. Ufak tefek toplulukların büyük yığın içinde erimeleri, siyasî evlenmeler, savaşlarda alınan tutsaklar falan artık yeni bir tesalüb değil, daima görülen ufak çaptaki temsiller ve eritmelerdi. Hele On Birinci Yüzyılın ortasından sonraya raslayan Türkiye’nin kuruluşu ise daha bol tarihî belgelerle bilindiği için âdeta Anadolu Türklüğünün kan tertibini ortaya koymak bile mümkündür denebilir. Türkler gelirken köyleri bırakıp kaçarak surlar içindeki şehirlere sığınan yerli halkın durumu ve mikdarı, Anadolu’ya ilk gelen Türklerin sayısı, bunların yerlileri toptan tasfiyeleri, daha sonra Orta Asya’dan gelen göç dalgaları, türlü oymak, boy ve ulusların adları ve sayıları hakikata çok yakın bir sıhatle malûmumuzdur.

Bundan başka bu millet Anudolu’ya, Franklar’ın Galya’ya gelişi gibi gelmiyordu. Franklar iptidaî Cermen boylarıydı ve Galya’da yüksek Roma kültürüne çarpıyorlardı. Türkler ise devlet teşkilâtı ve geleneği, kuvvetli örfü, edebî dili, destanı, kültürü ve sanatı ile geliyordu ve Anadolu’da rasdladığı iki yerli milleti, yani Ermenilerle Rumları okadar aşağı görüyordu ki ondan hemen hiçbir şey almaya tenezzül etmiyordu. Başgil’in dediği ırklar ve kültürler kaynaşması olsaydı dilimizde 11-12. yüzyıllar kültürüne ait kelimeler baştan başa Türkçe olmazdı. Selçuk tarihinin değerli bilginlerinden Faruk Sümer, türlü yazılarında bu hususiyetleri belirtmiş, Anadolu’ya gelişimizi tarih ve kültür bakımından aydınlatmıştır. Başgil bunların hiçbirini bilmeden, Türkiye devletinin başı olan Selçukların da hangi devletin devamı olduğunun farkında olmadan «biz muhtelif ırkların kaynaşmış halitasıyız» fikrini ileri sürerse hiçbir tarihî gerçeği söylemiş olmayacağı, bilâkiş tarihî bir gaf yapmış olacağı gibi, üstelik Bolşeviklerin de ekmeğine yağ sürmüş olur. Bolşeviklerin de kırk yıldır, Orta Asya Türklerinin bizimle ilgilerini kesmek için yaptıkları propaganda bunun aynıdır.

Ordinaryüsün iddia ettiği gibi biz Anadolu’da kurulmuş bir millet değiliz. Anadolu’ya gelişimizden yüzyıllarca önce Orta Asya’da kıvama gelip millet olmuştuk. Yerleştiğimiz ve açtığımız ülkelerdeki bir kısım halkın Türkler içinde erimesi, bu terkibi, yukarıda da işaret ettiğim gibi, asla değiştirip bozmuş değildir. Aksi halde bu gün yer yüzünde teşekkül etmiş hiçbir milletin bulunmadığını, hepsinin teşekkül etmekte devam ettiklerini kabul etmek icab eder. Çünkü her milletin fertlerinden birçoklan, yabancılarla evlenmekte devam halindedir.

Ordinaryüsün iddiasını kabul eder da, Anadolu’daki milletin (ki artık buna Türk milleti denemiyeceği şüphesizdir) bir karma millet olduğu sonucuna varırsak, bu milletin hangi yüzyılda kıvama geldiğine cevap vermek pek güç bir mesele olacaktır. Bu karma millet, bu Anadolu milleti Hititler, Frigler, Lidyalılar, Grekler, İranlılar, Romalılar, Araplar, Kürtler, Oğuzlar, Moğollar ve bu arada tahmin güç bir takım ecişbücüş cemaatlerin İslam kültürü kazanında kaynamasından doğmuş bir millet olduğuna göre ancak yeni yeni millet haline gelmiş olsa gerektir. Çünkü bu kazana 19. Yüzyılda Kafkasya’dan birkaç yüz bin Çerkeş, Abaza ve Çeçen de katılıp kaynamaya başladığına göre hallü hamur olma işi ancak yeni bitmiş ve karma Anadolu milleti yeni kurulmuştur. Ancak, saf Türkleı* olup Anadolu fethine ve savunmasına katıldıkları halde Islâm kazanında kaynamayan ve sayıları 8-10 milyon tahmin edilen Kızılbaş ( = Alevî, Tahtacı, Çepni v.b ) Türkler bu karma milletten değildir. Ordinaryüsün idialarından çıkan sonuç budur.

Başgil’in Türkler ve Türklük hakkında birazcık bilgisi olsaydı <ıbiz ne beden ve ne ruh yapımız itibarıyla Orta Asyalı değiliz) sözlerini söylemiyecekti. Orta Asya Türkleriyle Anadolu Türklerinin bir kısmı, özellikle İç Anadolu Türkleri arasında büyük bir beden yapısı benzerliği vardır. Başgil askerlik yaptığı sırada Orta Anadolulu erlerin tiplerine hiç dikkat etmedi mi? Anadolu’da Orta Asya Türkünün, Hun’un ve Gök Türkün tipi okadar kuvvetle yaşıyor ki daha geçenlerde Kırımlı sandığım güzel bir Türk kızının Adanalı Yörük çıkması üzerine ben bile hayretler içinde kalmıştım. Ordinaryüs bütün Anadolu’nun Orta Asya tipinde olmadığını söyleyebilir. Doğrudur. Netekim bütün Orta Asya da Orta/Asya tipinde değildir. Bunun gibi bütün Anadolu’da da tek bir beden yapısı yoktur. Fakat onlar yanyana konduğu zaman derece derece birbirine benzeyen, ayrılıkları türlü sebeplerden ilerigelen, buna rağmen aynı milletin ve ırkın çocukları olduğu anlaşılan tiplerdir. Antropoloji ve veraset bilgisinin gösterdiğine göre tabiat melezliği yok ettiği için de birkaç kuşak sonra, Türklerin hepsi, yabancılarla karışma devam etmediği takdirde, aslî tiplerine döneceklerdir.

Ordinaryus’un Türk tarihini hiç bilmediği, biliyorsa kasıtla değiştirdiği de şuradan anlaşılıyor. Diyor ki: t Biz, bilâkis, Islâm çemberiyle çevrilmiş bir ülkede, ırklar sentezi halinde, kendi başına yaşayan, nevi şahsına münhasır bir milletiz ).

Bu ifadenin neresini düzeltmeli? Bir kere biz Islâm çemberiyle çevrilmiş bir ülkede değiliz. Doğu ve güneyden Müslümanlarla, kuzey ve batı yönünden Müslüman olmayanlarla sınırdaşız. Ordinaryüs acaba dünyada kimlerin Müslüman, kimlerin Hıristiyan olduğunuda mı bilmiyor? Sonra «kendi başına yaşıyan, nev’i şahsına münhasır millet» derken kasdettiği mânâda da kendi başına yaşamış değiliz. Daima diğer Türklerle siyasî ve kültürel bağlantılar halinde bir tarih geçirmişizdir.

Anadolu Türkleri bir zaman Merv, Rey veya İsfahan’daki Büyük Selçuklulara tâbi idiler. Bir zaman da Karakurum’a bağlı kaldılar. Daha sonra Tebriz veya Meraga’dan idare olundular. Osmanlı padişahı II. Murad da Aksak Temir’in oğlu Şahruh’a tâbiydi. Ordinaryus’un bu tarihî mütearifelerden haberi olmadığı için bizi Anadolu’da kapalı yaşayan bir topluluk diye tasavvur etmekte mazur olabilir. Hatta o Anadolu ile Azerbaycan ve Türkistan arasındaki çok sıkı kültür bağlarından da habersiz bulunabilir. Fakat bu özrü ve bu habersizliği ile tarihî gerçeği değiştirerek bizi parçalamaya kalkarsa ozaman kendisine işte böyle «dur!» denilir.

***

Ali Fuat Başgil şecim konuşmaları yaparken kendisinden yaşına, ilmine ve halk arasında kazanmış olduğu değere uygun fikirler beklenirdi. Nihayet her seçim konuşması parçalayıcı değil, derleyici bir çeşni taşımaya da mecburdur. Ordinaryüs ise, sanki Türkiye’nin hiçbir derdi, hiçbir davası yokmuş gibi, bir seçim yazısında asla ele alınmayacak bir konuyu kurcalamakla kendisi ve partisi’adına büyük bir gaf yapmakla işe başladı. Yazdıklarında tarihî ve İlmî bir hakikat olsa, lüzumsuzluğuna rağmen buna yine katlanırdık. Fakat tarih olmuş hakikatları hiçe sayarak, tarih kültüründen tamamen mahrum bir halde, Türk milletini bölmekle Başgil önce bütün Türkçüleki kendisinden soğutmuş, sonra sayıları bir milyona varan Kırım menşeli Türklerle birkaç yüz bin Türkistan Türkünün kalbini kırmıştır. Demek ki bilgin olmak gafil olmaya mâni değilmiş. Devletin yukarı kademelerine geçmeye aday olanlara tarih kültürü ve millî şuur verilmezse işlerin nere-varacağı şimdiden belli olmaktadır Ordinaryüs, cumhurbaşkanı aday-larındandır. Bir cumhurbaşkanı düşününz ki kendi milleti hakkındaki fikri Kremlin’in parçalayıcı fikirlerine tıpalıp uymaktadır ve bunu hainliğinden değil; gafletinden, bilgisizliğinden yapmahtadır. Bundan büyük felâket olur mu? Burada yine ölmez Bilge Tonyukuk’u ve onun, kendi anıtına yazdığı bazı satırları hatırlıyorum.

Deminden beri tartışma konusu yaptığım yazı, Ali Fuat Başgil’in milliyetçilik aleyindeki ilk ve tek yazısı değildir. Onun bu aleyhtarlığının çok öncelere kadar uzanan bir geçmişi vardır. 19-12-1950 tarihli «Zafer» den alınan, «İdeal Buhranı» başlıklı yazıdaki şu satırlara bakınız:

Zamanımızda din nasıl devlet prensipi olmaktan çıkarak fert ve cemaat vicdanına sığınmış ise, milliyet fikri de devletlerarası hukuk prensipi olmaktan çıkmalı ve millî vicdanlarda yaşamalıdır. Ta ki bu sayede milletler, kendilerini ayıran dağ ve denizler üzerinden birbirine el uzatıp barış içinde hayat için iş birliği yapabilsin.

Milliyet fikri en sulhçu ve en terbiyeci şekliyle alınsa bile bu fikrin milletlerarası münasebetlerde ayırıcı bir rol oynadığı ve kollektif bir egoizme götürdüğü inkâr edilemez.

Milliyet fikrinde bulamadığımız yüksek ideali ırk fikrinde hiç bulamayız. Çünkü ırk, biyolojik bir realite olmaktan ziyade çok kere mefruz ve romantik, bazen de tarihî bir hasıladır. Hususile milliyet gibi ırk da mahallî ve mevziîdir. Bunlarda insanşümul bir mânâ ve ihata yoktur.

Yirminci asır dünyasının muhtaç olduğu ideali dinler verebilir mi? Vermesini bütün gönlümle arzu ederdim. Fakat dinlerin yeniden milletleri barıştırıcı bir rol almaları maalesef çok güç ve uzak görünüyor.

Bunların mânâsı nedir? Milliyetçi sanılan, dinci bilinen ve Türk köylüsü tarafından Ali Hoca diye sevildiği ileri sürülen Ordinaryüs ne milliyetçiliğe, ne ırkçılığa, ne de dinciliğe yanaşmıyor. Bunları, milletleri birbirine düşman eden fikiler diye görüyor ve açıkçası milliyet ve dini modası geçmiş bularak müşterek bir insanlık istiyor. Ne yüksek fikir!.. Milliyetler ve dinler hakkında komünistlerle masonlar da aynı görüşe sahiptir.

Fakat bitmedi.. Ali Fuat Başgil, komünist Nâzım Hikmetof’un haksız yere hapse atıldığını, aslında onun yurtsever ve büyük bir şair olduğunu ileri sürerek kurtulması için kampanya açan Selânik Dönmesi Ahmed Emin’in fikrine de ortak çıkmış ve Hikmetof’un kurtulması için diğer bir çoklarıyla birlikte — ve birçok solcularla birlikte— o da imza atmıştır.

Şimdi, Ali Fuat Başgil’i devlet başkanı yapmak isteyenlere soruyorum: Başka adam bulamadınız mı? İç ve dış Türkleri ayrı milletler sayan, milliyetçiliği milletlerarası münasebetlerde ayırıcı rol oynayan kollektif bir egozim diye gören, dinin bugün için bir ideal veremiye-ceğini iddia eden ve Nâzım Hikmetof’un hapisten çıkması için birçok solcularla birlikte bir kâğıda imza atan bu ordinaryustan başka kimseyi bulamadınız mı ? İsmet İnönü de aynı meseleler yüzünden öldü* rüçü tenkitlere uğramamış mı idi ?

Bir devlet başkanı seçimi siyasî bir iş olmadığı, siyasetin üstünde yer aldığı için fikrimi söylüyorum: Bula bula Başgil’i mi buldunuz ? Siz de kuru şöhretlerin ardında mı koşacaksınız? Yoksa milliyetçi değil misiniz ?

Yahut bunların hiçbiri değil de koyu bir gaflet bulutu içinde misiniz ? Böyle ise, işte size Ordinaryüsün fikrî yönünü açıkladım. Kimin devlet başkanı olması gerektiğini de ben öğretecek değilim ya …

Şu biçimsiz olay da gösteriyor ki bu memlekette Türkçülerden başka sağlam ve gerçek milliyetçi yoktur. Şartla şurtla milliyetçilik olmaz. Bütün insanları Türklerle eşit tutan, yahut bir kısım Türkleri başka bir millet gibi gören milliyetçiliğe de gülünür. Milliyetçiyilik her şeyden önce maşerî bir bencilliktir. Milliyetçiyim ama Arap veya Moskof kardeşlerimi de çok severim dedin mi, milliyetçi değil, kozmopolitsin demektir.

Başgil’in yaptığı millî gaf okadar büyük ve korkunçtur ki bunun yargılanmasını yapmak için Yüce divanlardan daha büyük bir Yüce divan bile kâfi gelmez. Başgil bilginmiş, uluslararası çapta imiş…

Bana ne? isterse yıldızlararası çapta olsun. Millî şuura malik olmadıktan sonra ben onun bilginliğini ne yapayım? Türklük hakkında müspet bir fikri olmayacak olduktan sonra dünyada Ali Fuat Başgil’e bile hocalık edecek nice anayasa profesörü bulunabilir. Yazık Türk milletine… Yüzyıllarca zahmet çeksin, kan döksün, vergi versin, sonra onun münevver bilginleri, toplayıcı ve kurtarıcı formüller bulacakları yerde onu parçalasın … Yazık … Yazık …

Sözlerimi bitirirken ordinaryusa özet olarak şunları hatırlatırım:

1    — Türkiye ve Orta Asya Türkleri beden ve hele ruh yapısı bakımından birbirinin aynı olan tek millettir.

2    — Türkiye Türkleri Anadolu’da teşekkül etmiş değil, Anadolu’ya teşekkül etmiş olarak gelmiştir.

3    — İstilâ ve akınlar dolayısıyla, ister işemez Türk topluluğu içinde eriyen unsurlar onun ırkî hüviyetini bozmaz.

4    — Türkiye ve Türkistan arasında bazı farklar olduğu şüphesizdir. Fakat Türkiye Türklerinin, meselâ doğu ve Ege bölgelerine mensup olan fertler arasında da bir takım zarurî ayrılıklar vardır ki bunlar «gayrı» olmayı istilzam etmez.

5    — Türkiye ve Türkistan Türkleri, tarihlerinin birçok devirlerinde aynı sizasî topluluğa mensup olmuş, kültür mübadelesi ise daima devam etmiştir. Sultan Aziz çağında. Doğu Türkistan’dan Çinlileri atarak bağımsız bir devlet kuran Atalık Gazi Yakub Han’ın ilk iş olarak Osmanlı padişahını metbu tanımasındaki büyük mânâyı ordinaryüs, şöyle salim kafa ile biraz düşünsün.

6    — Türklüğü parçalamaya çalışan kuvvet komünizmdir. Bilimsel kanaat kuruntusu ile Türkleri ayrı milletler gibi ileri sürenler, bilerek veya bilmeyerek komünizme hizmet ediyorlar demektir.

* * *

Bn böyledir. Gerisi lâf ü güzaftır…

Atsız – 15 Ekim 1961 Pazar, saat: 15.45